31 Aralık 2010 Cuma

Nikos Papazoglou-Kaneis edo den tragouda


Bu gece kalbim parçalanıyor


Today the heart cracks
With the baglama
It all fell to pieces
Like broken glass

I remembered, we used to drink
At this very table
Now who knows where she's running to
Who knows what she's looking for

No one here sings
No one here dances
They only hear the tune
And their mind drifts

If you happen to see her
Bring her to the tavern
I'll be hidden in the corner
To see her a little

No one here sings
No one here dances
They only hear the tune
And their mind drifts




11 Aralık 2010 Cumartesi

yağmur


Yağmur yağıyor bir dağ başına,
Şimşekler, yıldırımlar ışıklandırıyor geceyi damar damar,
Sadece sen ve ben
Ne kadar korkarım ben bir bilsen,
Yine de korkuyorum ama öyle güzel görünüyor ki gece bir yandan,
Sen öyle güzelsin ki,
Yağmur adını vuruyor cama her defasında,
Görüyor musun... keyif almak varken şu andan
Aklım hep daha fazlasında
İçim titriyor, bu açlık hiç gitmiyor.
Hep uzaklar,
Hep uzak hayaller...
Hep fark, hep başka düşünceler
Bir kesişim kümesi istiyorum
Sen, ben ve geleceğe dair.
Artık korkmadığım ve yorulmadığım bir gelecek
Birlikte keyif alacağımız bir ortak düş ver bana.
Yağmur üstüme yağıyor sanki
Alnımda hissediyorum damlaları içimi delip geçercesine
Yeter artık diyorlar sanki bana düşünme artık.
Akışına bırak ruhunu.
Bak bu gece parçası sizin...
Ve Nil çok sevdiğim bir şarkı okuyor beynimde;

"-Rüzgar esti üstüme, üstüme, üstüme oooo... seni vurdu yüzüme, yüzüme, yüzüme oooo..."

tablo: john william waterhouse

7 Aralık 2010 Salı

Ümit Yaşar'ın İspanyol Meyhanesi...

Kararmis tahta masamizda bir şişe şarap,
Gecelerden bir gece bezginiz.
Üstelik adamakıllı sarhoşuz.
Ellerin, ellerimde.
Ispanyol meyhanesinde bir kadin
Çiglik çigliga sarki söylüyor.
Belli yikilmis bir kadin.
Hayli çirkin, hayli geçkin, aglamakli.
Zayif, incecik elli, kalin dudakli.
Sesi bir tokat gibi patliyor kulaklarimizda;
Yüzümüz al al oluyor.
Içimiz hüzün dolu, kahir dolu,
Gözlerimiz kanli.
Ispanyol meyhanesinde bir gece
Seninle başbaşayiz
Üstelik sarhosuz adamakilli.
Daha içelim, daha içelim.

Başini dizlerime daya gözlerin kapali
Ağla biraz,
Bak ben de ağliyorum.
Ocakta odunlar sönüyor
Görüyor musun?
Çiğlik çığlıga bir kadın
Duyuyor musun?
Ah ölelim artik;
Bitsin bu delicesine koşu,
Ispanyol meyhanesi yerin dibine batsin.
Yeter! yeter!
Öleceksek ölelim.
Hadi vur kendini şaraba
Kedere ve aşka vur.
Daha içelim, daha içelim.

Alkol duvarını geçelim artık;
Damarlarımızdan ispirto akmalı.
Hey garson!
Sustur su çiglik sesli kadını.
Söyle masamıza gelsin, içelim.
Hey garson!
Bütün hesaplar benden bu gece sen de iç.
Kapat kapıları;
Yabancı gelmesin.
Ispanyol meyhanesinde öldügümüzü
Kimse bilmesin.
Daha içelim, daha içelim. Ümit Yasar Oguzcan 

3 Aralık 2010 Cuma

Sadece seyrediyorum





Zamansız bir an bu
Bir masanın başında, kızıl lambalar altında
Seni seyrediyorum
"Ne düşünüyorsun?" diyorsun sense,
Oysa sadece seni seyrediyorum,
Hiçbir şey düşünmeden
Güzelliğini
Sigaranın dumanı dans ediyor, en yavaş haliyle
Gözlerine yükseliyor
Bir duman danteli kaplıyor gözlerini
Benim gözlerim yanıyor ama yine de,
Ayıramıyorum gözlerimi gözlerinden
Arka fonda çok eskilerden kalma bir şarkı
Erkek sesli bir kadın söylüyor
Anlamıyoruz önce, sonra gülüyoruz
Sonra seni seyretmekten alamıyorum kendimi
Utanıyorum birden başım yerde ama
Ellerini seyrediyorum yine de,
Tanrı, evren, evrim ya da tesadüf...
Ne getirdiyse seni bana
Ne yarattıysa bu elleri saygı duyuyorum.

tablo: john_william_waterhouse_destiny


1 Aralık 2010 Çarşamba

Kızıl elma neresi?

Bir ülkedeyim ama bilmiyorum dilini kimsenin
Homurdanmalar, arada çığlıklar, kahkahalar, sonra kıkırdamalar...
Biri gülerken karşısındaki ağlıyor
Galiba kimse kimsenin dilini bilmiyor
Paylaşacak hiç birşey yok
Evcilikler oynanıyor her tarafta
Kadınların ellerinde kuş ölüleri, yüzlerinde gülen makyajlar...
Oyuncağını kaybetmiş bir küçük kız
Bileklerinde kan damlaları, aciz, savunmasız,
Tüm karmaşanın ortasındayım
Herşeyi aynı anda anlamak mümkün mü?
Bilemiyorum ne hissettiğimi bazen.

10 Kasım 2010 Çarşamba

sadece sen ve ben

Henüz söylenmemiş öyle çok şarkı var ki...
Görülmemiş öyle çok yer,
Sen de öyle hissetmiyor musun,
Sanki kaçırmışlar hayatımızı bizden
Kalbin özgürlüğünü hissedemeden
Nasıl da hapsetmişiz kendimizi, hapsedilmişiz
Elimize, kolumuza, dilimize kilitler vurulmuş
Diyorum ki,
Biz olalım, kimse değil, nasıl istiyorsak öyle
Nasıl hissediyorsak öyle,
Sadece sen ve ben
Korkmadan, düşünmeden yarını, sadece bu anı yaşayarak...

tablo: LaBelleDame-Cowper


7 Kasım 2010 Pazar

...

Kalbim ellerimde çırpınıyor bu gece,
Kaç yıl geçmiş üstünden paslanmış kanatları
Ne zaman mutluymuşum, ne zaman yorulmuşum,
Ne zaman durmuşsun zaman
Saatlerin tıklamasını duyuyorum
Yeniden çalışıyor trenler sıcak ülkelere
Güneyde bir plajdayım
Sularını hissediyorum ayak bileklerimde
Yine o yasemin kokusu
Yine fısıldaşmalar...
Renkleri her yerde yeni umutların






1 Kasım 2010 Pazartesi

Sana Bir Tanri Getirdim





Hani o iki kisilik dünyalar bizimdi
Hani sen iyiydin
Halden anlardin
Hani sen git demiyecektin bana
Ve ben herseye ragmen gelecektim
Içimde bir umut
Ellerimde olgun meyvalar
Dünya nimetleri
Gözlerimde yanip yanip sönen bir pirilti
Ama ne sen gel dedin
Ne de ben gelebildim herseye ragmen
Askimiz ayriliklarla basladi

Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
Öyle ateslerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
Karli daglarin serinliginde uyurduk geceleri
Deniz fenerinin isiginda yikanirdik
Köpükten bir çalkantiydi içimizde zaman
Ne yana baksak denizdi maviydi isikti
Sonra bir çaresizlikti zifir
Akintiya kapilmis gemiler gibiydik

Bir org çalinir gibi yanibasimizda
Öyle kendinden geçmis öyle basibos
Öyle derin duygular içindeydik anlatilmaz
Sarhos rüzgarlara biraktik kendimizi
Aldigini geri vermez dalgalara
Görmedigimiz ülkeler gördük gün dogusunda
Tatmadigimiz yemislerden tattik günahkar olduk
Alevden bir tasta eridi günler
Bir cehennem atesiydi ask içimizde
Hiç sönmeyecekmis gibi yaniyorduk

Tutsakligimiz nasil basladi bilinmez
Pasli demir kapilar kapandi üstümüze
Tas duvarlarda kayboldu boguk seslerimiz
Çaresizligimizi bize aynalar söyledi inanmadik
Kusatildik ansizin kederle ayrilikla
Aman vermez karanliklar sardi dört yanimizi
Yalnizlik bir agri gibi çöktü basimiza
Uyuduk bir daha uyanamadik

Simdi bir kutup var sana çeker beni
Bir kutup var senden öteye
Ben onun için böyle ortaliklarda kaldim
Dag yollarinda caddelerde sokaklarda
Onun için bulup bulup yitirdim seni
Hangi kapiyi çaldiysam sen açtin bana
Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
Zamandin zamandan öte bir seydin
Yillarca bir mesale gibi yandin uzaklarda

Bu manyetik alanda bogulmam senin yüzünden
Bu zincirleri sen vurdun ellerime
Sen getirdin bunca karanliklari
Al sunu mum yak
Korkuyorum
Bir tas aldim attim denize
Günahlarimdan kurtuldum
Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
Öteye gidemem
Itme beni

Benim de bir insan tarafim vardi
Bakma böyle kötü olduguma
Benim de dileklerim vardi
Benim de bir bekledigim vardi yasamaktan
Yeter artik vurma yüzüme çirkinligimi
Hergün bir kadin aglar benim yüzümde
Büyük dertler için benim ellerim
Anlamiyor musun
Sen sevildigin için güzelsin bu kadar
Ben sevilmedigimden böyle çirkinim

Bütün kötü yerlerde ben korkarim
Biliyorum
Bir hayvan lesiyim öleli kirk gün olmus
Fabrika bacalarinda bir kara dumanim
Zehirim akrep kuyruklarinda
Kötüyüm sevemedigin kadar
Öyle fenayim
Kapanmis biçak yaralarinda
Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
Unut artik
Bayat bir ekmek gibi
Çürümüs bir elma gibi

Sari badanali evlerde kazanlar kaynar
Sari badanali evlerde günahlar islenir her gece
Sari badanali evlerde ölüler yikanir
Sari badanali evleri sev biraz
Bu evlerde zaman benim aksamlarimdir yitirilmis
Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
Bu sarilarda benim yüregim bir ölür bir dirilir
Anladim
Bu dünyada benden baska kimse yok beni anlayan

Tosca' dan bir arya hatirliyorum simdi
Sus biraz
Ensemde bir akrep yürüyor
Birak yürüsün
Sabaha asacaklar beni
Dokunma
Yedi canim vardi ikisi gitsin
Bunca ölümler az gelir bana

Kalbimi yardim
Bir damla kan akti
Kutuplara kar yagiyordu
Üsüdüm
Failatun vezniyle seni çagiriyorum
Bana imbiklenmis yesilligini getir
Dur gitme
Bes kurusum vardi kaybettim
Dur gitme
Isirgan otlarindan kurtar beni

Deniz analarinin gözlerini çaldim
Sana bakmak için
Günesi üçe böldüm
Al biri senin olsun
Yüzümde bes biçak yarasi var
Bir de sen vur
Barut kokusunu severim
Bir portakali dilim dilim soy
Aciktim
Tut ki ben yogum artik yeryüzünde
Tut ki bir marul yapragiydim
Öldüm

Al su serçe parmagim sende kalsin.
Ben kötüyüm
Allahsizim
Korkunç çirkinim
Ben seksensekizinci tul dairesiyim
Sag gözümün üç kirpigini kestim
Al
Ben lanetlendim

Chopin' in cenaze marsi çaliniyor
Ölüler ayaga kalkti
Görüyor musun
Su soldan ikinci benim
Senin yüzünden öldüm
Simdi seni getiriyorlar karanligima
Agliyorum
Biraz sev beni
Gül biraz
Yaklas biraz
Seni affediyorum

Kuskonmaz dallarina astim kendimi
Sedir agaçlarina gül yapraklarina
Basimi taslara vurdum
Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandi
Tanrisal duygular içindeydim
Bütün tanrisizligimdan uzakta
Bir kemiklerinin sertligini aldim
Bir teninin akligini
Sonra sicakligini dudaklarinin
Gel bak
sana bir tanri getirdim
Gel bak
bir tanri yarattim senden



 (Ankara, 1957)
Ümit Yasar Oguzcan

21 Ekim 2010 Perşembe

Kolonya çiçeği ve pembe tas gülü


Ekim ayında Adana'da bir akşamüstü,
Sokağın başında bir hınzır kolonya çiçeği dalgası sardı yüreğimi
Arındı ruhum...
Ekim ortasında kıpır kıpır kalbim yaz bahçelerinde
Tutmak artık çok güçken nefesimi içimde
Bir yeni nefes daha aldım bir ev ilerde
Yine bir dostla karşılaştım o anda
Çocukluğumdan kalma bir pembe gül
Nazlı nazlı kokuyor ama aynı nağmalerle...
Hani zaman geçtikçe kokular başka kokar, tatlar bile değişir
Ama işte o hiç değişmemişti sanki
2 saniye sürdü buluşmamız
Gündelik hayatın sıkıntılarına dönene dek.

Resim:Bridgeman-Adada düş

9 Ekim 2010 Cumartesi

Sen kendini seviyorsun aslında...

senin için yaptıklarımı,
yapabileceklerimi seviyorsun.



dargınlar masası




Deniz kenarında bir masa
Bir gökyüzü hatırlıyorum
Bir omzundan bir omzuna,
O kadar yakındın bana…
Gemilerin sularda batan ışıkları,
deniz anaları, yosunlar kımıldar alacakaranlık bakışlarında,
Bakışlarında bütün yıldızlarıyla bir yaz akşamı…
Şimdi bunca yıl sonra ellerini hatırlıyorum ellerimin yanında
Gözlerini yeni görüyorum daha
Gözlerin sevdalı, aşık…
Konuş ne olursun bu sağır sessizliği yık
Yalan de, değil de, unut de bana
Konuş hatırlama artık
Bilirim ne yaptım ne dedimse hata
:) Bu işe çocuklar gibi başladık
Çocuklar gibi
İyi ki geldi aklıma
Sevmek isterken her defasında
Elimize ne geçerse kıra kıra…
Dedim ya, hatırlama artık
Şarkıyı dinle pick-up’da
Şarkı Rumca “Neden ayrılalım?” diyor
Neden ayrılalım?
Düşün bir daha.
İçtiğim su, yediğim ekmek, adım gibi biliyorum
Yasemin kokuları gibi Göztepe’nin
Urla’nın deniz kıyıları gibi
Öyle görür gibi, koklar gibi, elle tutar gibi biliyorum
Seni seviyordum!
Sana şiirler söylemek, yalvarmak istiyordum, yana yakıla
Yüzünün göklerinde siyah bulutlar,
Yağmurlar vardı saçlarının ormanlarında
Akşam inen sokaklara bakan camları bekar odalarının Ankara’da
Yalnızlıklarım geliyordu aklıma
Ağlamak istiyordum.
Hiçbirini yapmadım ama
Aşkımız boyunca sana söylediklerim
Söylemek istediklerimden ne kadar başka
Anlaşılır şey değil böyle
Geleceği düşüne düşüne geçmişten laf etmek
Bi ara
Sana baktım da
Bizi koyup giden zamanı gördüm
Yalnızlığı gördüm, mahsunluğu gördüm
Sonra unuttum laf arasında
Şimdi söyleyebilirdin diyeceksin; yan yanaydık
Gördüm, ellerin, dudakların
En az Şili kadar, Çin kadar uzaktı bana
Kıtalar, yıldızlar kadar uzaktı
Bastığımız topraklar ayaklarımızın altında.
Senden mutluluklar eserdi geçmiş gelecek bütün yaşantıma
Güneşler doğar doğmaz, ışıklar yanar yanmaz
Senin dünyaların ışırdı dört yanıma
Bitkilerin, faytonların, yastıkların vardı senin
Yüzümü güldüren göklerin, serin serin denizlerin
Besbelli,
Yollarım seninle bulup da yitirdiğim bir cennete uğradı.

Necati Cumalı DARGINLAR MASASI/ 14.05.2002/ 16:31
Kütüphane

8 Ekim 2010 Cuma

sen ve ben


Birgün karşılaşırsak
Sen ve ben
Eskileri anarak
Kucaklaşır mıyız acep?
Sen ve ben
Bir ağaç altında
Havanın serinliğinde
Vücutların sıcaklığında
Yaşamın mutluluğunda
Sen ve ben


Bülend EVLİVA/Bülend'ce Dizeler

Kaktüs



Bir tarafta sümbül
Bir tarafta gül
Ortada bir konca gül
Sen kendini ne sanıyorsun
KAKTÜS


şiir, Bülend EVLİVA/Bülend'ce Dizeler

3 Ekim 2010 Pazar

Küçük Deniz Kızı


Uzak adalarda yaşayan güzel deniz kızı
Ta oralardan beni görmeye geldi dün akşamüstü
Dünyama kendi dünyasının binbir rengini de getirmiş bak,
Ruhumun yoldaşı,
Kalbimin minik kız kardeşi,
Gülüşümün pırıltısı...
Sevindi mi binbir renkle menevişlenen bir deniz,
Üzüldü mü iki damla inci tanesi
Ruhum yokluğunda hep biraz eksik,
Hep biraz yarım kalacak.




14 Eylül 2010 Salı

Anılara sahip çıkmak gerek


sonuna kadar sahip çıkmak gerek...

Dalgalanan bir mavi ruhum

Tüm günahlarından arınmış, çırılçıplak
Bu masmavi suyun içindeyim bak
Dupduruyum
Herşey öyle berrak
Çiçekler daha renkli, yapraklar daha yeşil bugün
Kimse yok
Kalbini açtığın bir dosttan başka
Aceleci bir rüzgar, dalgalanan bir mavi
Bunlar benim ellerim uzun uzun baktığım
Daha güzel olabilir miydim hiç?
Daha güzel olabilir mi bir yer
Kalbini açtığın bir dostun yanından başka.




5 Eylül 2010 Pazar

kahve telvesinde hayaller



Gökyüzüne bakıyormuşum bir yıldız yağmuru üzerimde
Birden koca bir yıldız kaymış semadan
Bir dilek tutmuşum içimden
Tatlı bir ördek geziniyormuş yanımda
Evlilik demekmiş ama
Şu halde çok uzak bana
Evimi kuruyormuşum
İşte dönüşüm başlamış gidiyormuş
Her şey olmak üzereymiş
İçim ferahmış, önüm aydınlık
Minik minik kısmetler
Bir de büyük kısmetim
Bekliyorum fallarla hayatımı yola koymayı




3 Eylül 2010 Cuma




Semerkant Elyazması'ndan bir alıntı:
"Üç arkadaş, İran'ın yüksek yaylalarında geziniyordu. Karşılarına bir pars çıktı. Yeryüzünün en vahşi yaratığı idi.

"Pars üç adama uzun uzun baktı ve onlara doğru koşmaya başladı. Birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlü olanıydı. Haykırdı: 'Bu yörelerin efendisi benim, bana ait toprakları bir hayvanın altüst etmesine asla izin vermem.' Yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine saldı. Köpekler parsı ısırdılar, ama bu onu daha güçlü kıldı. İki köpeği de öldürdü ve sahiplerine saldırdı, karnını deşti."
"Nizamülmülk'ün kısmetine düşen buydu.
"İkincisi kendi kendine: 'Ben bir bilim adamıyım, herkes beni sayar, neden kaderimi bir parsla köpeklere terk edeyim?' dedi, arkasını dönerek savaşın sonucunu beklemeden kaçıp gitti. O günden beri bir mağaradan diğerine, bir kulübeden diğerine, pars onu izliyor inancı ile dolaşıp duruyor.
"Ömer Hayyam'ın kısmetine düşen buydu.
"Üçüncüsü bir iman adamıydı. Parsa ellerini açarak yaklaştı, gözleri hükmediyor, ağzı laf yapıyordu: 'Bu topraklara hoş geldin. Arkadaşlarım benden zengindi, onları soydun; benden gururluydu, başlarını eğdirdin' dedi. Hayvan dinliyordu. Büyülenmiş, yola gelmiş gibiydi. Üçüncü adam onu evcilleştirmeyi becerdi. O günden sonra hiçbir pars ona yaklaşamadı, insanlar da uzak durdu."
Semerkant Elyazması şu sonuca varıyor: "Karışıklıklar başlamaya görsün, kimse durduramaz, kimse kaçamaz, bazıları da yararlanmanın yollarını arar. Hasan Sabbah, yeryüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir. Kendi minicik diyarı Alamut'a sığınmak için, çevresine korku salmıştır."

amin maalouf-semerkant

26 Ağustos 2010 Perşembe

Yıldızlarla dolu bir gece vardı


Yıldızlara baktım bu gece
ama öyle siliklerdi ki
Ne kıpırtılarını gördüm, ne de bir heyecan duydum
Oysa öyle bir gece yaşamıştım ki yeryüzünde cennetin vücut bulduğu
O kadar yakındım ki o yıldızlara
Uzattım ellerimi dokunucakmış gibiydim
Ne kadar geride kalsa da herşey
Uzak hatıralara dönüşse de
Bir an hatırlıyorum, kalbimin patlayacakmış gibi çarptığı
Yıldızların içime işlediği bir gece
Aynı göğün altında uyuduğumuz
Çocuklar gibi şen, dalga seslerini dinleyerek iç çektiğimiz bir gece
Çok oluyorum biliyorum ama
Yine kalbimin attığını hissetmek istiyorum, aynı olmasa bile yakınından geçen.



17 Ağustos 2010 Salı

özledim



Küçük bir kızken çamurla oynardım bahçede
Toprağı yoğurup ona şekil verirdim
Sonra ellerime bakardım uzun uzun kıpırdamadan
Adana’nın sıcak yazında çamur elimde kururdu
Tenimi gerişini hissederdim
İşte tam da o hissi özledim

Mısır saçaklarından saç yapardık el yapımı bebeklerimize
Buram buram kokardı
Pırıl pırıl parlardı hem de
O zaman farketmezdim ama severmişim o kokuyu
İşte tam da o kokuyu özledim

Kartonları kesip binalar yapardık
Boyardık onları
Kaleler, kuleler, saraylar
Gerçekten o saraylarda yaşadığımı hayal ederdim
Gerçek bir prensesmişim gibi hissederek
Tekrar bir prenses gibi hissetmeyi özledim.


9 Ağustos 2010 Pazartesi

Dünya Tarihi içinde...


Abdülzeyyat rüyasında kendisini tıpkı o hayalet gibi "Dünya Tarihi" içinde, ama aç bir kitap kurdu olarak gördü. Daha ilk sayfanın üzerinde, iri puntolu, "yasak meyva" kelimesini ısırarak yemeye başladı. İkinci sayfada, "düşüşün azabı"nı tattı. "Mesih'in eti"ni yedi, "O'nun kanı"nın lezzetine vardı. "Veba"yı, "Savaşlar"ı, "Felaketler"i ve daha bir nicesini geçtikten sonra son sayfaya geldi. Bir sapiens olarak artık kozasını örebilirdi. Kozanın içindeki Minerva'nın karanlığında kurtuluşunu bekledi. Zaman geldiğinde, tattığı her güzellikle kanatları süslü bir kelebek olarak karanlıktan ışığa çıktı; artık cennete uçabilirdi.



İhsan Oktay Anar-Efrasiyab'ın Hikayeleri

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Kirlendik gitti


Ben çocukken sahilde deniz kabukları olurdu boy boy, şekil şekil…
Döne döne gülerek toplardık en değişik olanlarını babamla
Artık hiç görmüyorum Mersin’de
Kuruttuk galiba denizleri
Kumsalda artık çekirdek kabukları, plastik köpükler, naylon poşetler var
Sularda gemi atıkları
Ruhumuz gibi kirli deniz burada

21 Haziran 2010 Pazartesi

ve küçük kız geldiği gibi gitti


Bir rüzgâr vurdu sahile eflatun çiçekli bahçelerden,
Saçları uçuştu yanaklarına
Sarı saçlı kız sustu,
Kokladı yaz bahçelerinin kokularını
-Huzur dolu sahildeki köpüklerle kalbimiz, dedi
-Burada kalalım mı küçük kız?
Seninle rüzgâr yakalayalım avuçlarımızla
Gülelim hep, çay içelim sahilde
Kat kat etekler üzerimizde olsun
İlişkilerden bahsedelim, insanlardan,
Senin derslerinden, benim iş-güç ten bahsedelim…
Çok şey istiyorum biliyorum ama… n’olur…
Bici bici yemek istiyorum aç karnına beraber,
Portakallı gazoz içmek istiyorum tuzdan cildim yanarken…
Hep birlikte olmak istiyorum işte…
Anlasana beni
Özlüyorum seni.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Benim güzel oyuncak şehrim

Bir sürü oyuncaklarım var benim. Hep çoktular. Ben çok geç bıraktım oynamayı, herkes oyun oynamanın utanılacak bir şey olduğunu düşünüyordu belli yaştan sonra
Ve böylece onlardan ayrılmak zorunda kaldım.

Benim bir oyuncak şehrim vardı, her bir sakinin karakteri farklı idi.
Birisi çok güzeldi, “she-ra”… Onun gibi görünmek isterdim. Sarı simli saçları vardı pırıl pırıl parlayan. Hep güzeldi, hep iyiydi, hep başarılı…
Birileri çok çocuktu hep gülerdi,
Raket, Çikolata Rengi, Bebişko, Mustafa mıstık, Bebiş (Bay Başkan), Ayı Mosu
Birisi eskiydi, yıpranmıştı ama hayatta her şeyi denemişti, kötüydü
Biri anneydi, biri masumdu, biri katil
Kimi zenci, kimi esmer, kimi kumral ama çoğu sarışındı.
Kimi erkek, kimi kadın, kimi çocuktu.
Aşk vardı oyunlarımda, hayaller, iş hayatı, eğlence, moda, tasarım…
Gerçek hayatın suretleriydi onlar
Her biri bendim sanki.

Şimdi o zamanlardan sağ kalan bazıları,
Eskimiş, kolları tükenmezli, saçları soluk-yer yer dökük,
Poşetler içinde öylece bekliyorlar.
Hayallerimin çoğu gibi poşetler içinde.
Atamıyorum ki, elim varmıyor.

Ayı Mosu özledim seni sanki





second pic by Florin Demian

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Meğersem...


Meğersem hayat pek bi zormuş
“Ve sonsuza kadar mutlu yaşamışlar…” gibi bir durum yokmuş
Üniversite çabucak biten bir rüyaymış, hayatın azgın dalgalarına güvenli bir limanmış.
Meğersem kimse masum değilmiş
Herkesin içinde biraz da olsa kirli kırıntılar serpiştirilmişmiş
Gözlerini kapatmak, bakmamak, görmemek her zaman mümkün değilmiş
Meğersem insanoğlu bencilmiş, hizmet ettirmeyi, üstün olmayı, kullanmayı severmiş
Meğersem bir kölenin özgür olunca ilk yaptığı şey kendi kölesini almakmış
Meğersem bazıları şanslı doğarmış
Çoğu sarışın severmiş
Meğersem çarpık bacaklı olmak, koca ayaklı olmak hayatın sonu değilmiş
Bitli baklanın kör alıcısı olurmuş
Gönülmüş, herhangi bir yere konabilirmiş
Meğersem bazıları ne yaparsa yapsın yeterli olmazmış
Olduğun kişiyi kabullenmek gerekirmiş
Meğersem aile her şeymiş, kardeş etinin yarısı
Gerisi teferruatmış…
Meğersem hala mağara adamı güdülerimiz varmış temelde, yırtıcı…
Çıkar çatışmasından kaçınmak gerekirmiş
Haklı olmak değil haklı kalabilmek önemliymiş
Meğersem güzel olan doğal olanmış
Makyajlar ardına saklanarak yaşamışız yıllarca
Meğersem sevişmek ayıp değilmiş
Şansın varken sevmek gerekirmiş
Meğersem insan hep daha çok istermiş
Meğersem herkes haklıymış
Meğersem her şey insan içinmiş
Asla “asla” dememeliymiş…

fotoğraf; David Hamilton.

28 Nisan 2010 Çarşamba

gördüm, sevdim, yazdım, dinledim...



Bugün yağmur bir kadın saçıdır yeryüzüne dökülen.
Upuzun, ince ince, karanlık, kokulu.
Sen ki aşkta aldatıldın, yüreğin taş parçası.
Dinle, yağmuru dinle, teselli bul türküsünden.
Her şey olur, her şey büyür, her şey geçer, hayat kalır.
(Artur Lundkvist)

20 Nisan 2010 Salı

Altan’ın kristal denizaltısı’nın düşündürdükleri



“Bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin.
Ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna.
Sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde.
Bıçağı saplayan çıkarır çünkü;
o çıkarmadıkça, keskinliğini kaybetmiş olsa da o bıçak orada durur”
Evet orada duruyor ama artık acı vermiyor.
Sadece ufak bir tebessüm kalıyor onca şeyden geriye.
Şimdi yine mutluyum.
Hatta belki de onsuz daha mutluyum.
Sadece;
“bugün girdiğiniz bahçenin kapısına onun bahçesinden geçerek geldiğinizi bilmenin huzursuz borçluluğu”...
İyi akşamlar arkadaşım
Teşekkürler herşey için...

birbirinin hiçbir şeyi olmayacakken herşeyi olmak...


Eylül 1976
FRAU VON STEIN'a

"Neden sana acı çektiriyorum, sevgilim?
- Neden hep, ya sana acı çektirmek, yada kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler. Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık; ama herşey olduk. Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam bundan böyle sana da öyle bakacağım demek!"

Wolfgang von Goethe

11 Nisan 2010 Pazar

Güzel bir anı




Bahar gelmişti adaya, renk renk giyinmişti chania,
Ruhumuza yansıyan mevsim gibi giyinmiştik dünyalar güzeli bir arkadaşla.
Savrulan etekler, çıtır çiçekli bluzlerimizle
Sadece dolaşmak istedik, amaçsızdık.
Güneş gözlerimizi alıyordu.
Durakta chania otobüsünü bekledik
Yarım saat bekledik ama hiç sıkılmadık, hep gülüyorduk.
Merkeze gelince, cıvıl cıvıl insanlarla dolu meydana indik.
Her yer turist kaynıyordu,
Agoraya bir el sallayıp
Dar taş sokaklara daldık
Birbirine yaslanmış eski evlerin arasından old harbour’a vardık.
Güneş hafif hafif yakarken rüzgar da serinletiyor,
Terlememize imkan vermiyordu.
Çok turistik olmayan kumkapıya gitmek istedik
Kıyıdan kıyıdan yürüdük uzun yolları, kıvrıla kıvrıla
Papatyadan tarlalarda fotoğraflar çektik, mis gibi havayı derin derin içimize çektik
İki beyefendi bizi bir şeyler içmeye davet etti, kibarca
Nedensiz utandık birden
Selamlayıp teşekkür ettik kızararak,
Derken kumkapı karşıladı bizi
Ahşap masalardan birine oturduk
İki bira söyledik, patates bir de
Sakindik çok konuşmadık
Ama gerek de yoktu.
Kırmızı ojeli uzun parmaklar soğuk bardaklara dolanmış.
Batan güneşi uzun uzun seyrediyorduk
Ne kalbimin kırıklığı aklımda, ne dönüş telaşı, ne yarın kaygısı.
Chania kalbimize doluyor, sadece huzur, mutluluk.


















Yine ada çağırdı kendine...



Bu pazar sabahı uyandığımda hava kasvetliydi, ruhumun aydınlanmaya ihtiyacı vardı.
Yanımdaki kitabı aldım

*“Deniz süt beyazdı
Kayıktaki adam yavaşça kürekleri denize indirdi
Arka arkaya üç balık fırladı havaya
Üçü de pembe bir pırıltıdaydı
Üç yerden üç kuş sesi geldi
O anda da deniz menekşeye kesti.
Adanın ucundaki nar bahçesinin tepeleme yığılmış çiçeklerinin alı denizin dibine çökmüştü
Denizden arka arkaya üç balık fırladı, üçü de al bir çizgide parladı, söndü
Seher yeli ılık, tuzlu bir deniz kokusu getirdi kıyılardan, ot, kekik, adaçayı, çiçek kokusuna karışmış…”
ve birden ferahadım.

Böyle bir dünyada yaşamak, bu dünyada cenneti bulmak demektir.
Yollarım bulup da yitirdiğim bir cennete uğradı.
Hep dediğimiz gibi "Herkes bir gün adaya dönmeyi hayal eder"...
Bende öyle yaptım.

*Bir Ada Hikayesi’nden (2)- Yaşar Kemal

Bu Blogda Ara da Bul :)

Her hakkı saklıdır!!!

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği bu blogdaki eserlerin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın blogundan link vermeden kullanmak suçtur.