30 Mart 2013 Cumartesi

cultura inquieta nefesimi kesti

Bugün yıllardan sonra ilk defa bisiklete bindim. Uçuyormuşum gibi. Ne kadar keyif aldığımı unutmuşum. Bisiklet çocukluğumdan kalan bir mutluluk, çok seviyorum.
Bu resmi görünce çok hoşuma gitti, bana bugünü hatırlattı ama duramadım ve biraz daha kurcalayınca harika başka resimler, fotograflar da buldum...

İşte buyrun:

Christian Schloe
The Roaring Twenties. Author unknown
California, 1955 by Elliott Erwitt

Children hanging on a full train after the liberation. WWII 1945. Photo by Menno Huizinga

the reader by stephen daldry

The Pillow Book. By Peter Greenaway


Red Bull ad. By Key Group Agency

Embrace literature. By Adrien Donot.

By the Russian painter and illustrator Sergei Rimoshevsky
unknown


unknown

A soldier of the British Expeditionary Force, May 1940


Silvana Mangano, by Pier Paolo Pasolini (Theorem. 1968)

Rain Room is a hundred square metre field of falling water through which it is possible to walk without being soaked in the process.


www.culturainquieta.com 'dan alınmışlardır.
Başka ne insanı böyle hissettirebilir? Çok geç olmadan...
Dans dans danss...


28 Mart 2013 Perşembe

"Midnight in Paris"

Nasıl da biliyorsun neyi seveceğimi... Çok keyifliydi.






Monster moon



27 mart akşamı eve geldikten sonra çok hızlı hareket etmem gerekiyordu.

Ya da ben öyle hissettim.

Bir hızla evdeki işleri, ortalığı toparladım, yemek yaptım, evi temizledim, çamaşır yıkadım derken erken yatmaya karar verdim. Kaç gündür otobüslerin yoğunluğundan okula hep geç kalınca, erken giderim diye 23:30'da yattım. Tatlı gece uykusu giderek azaldı, derken, sabah oldu sanarak uyandım.

Saate bakınca 01:30 olduğunu gördüm.

Bir su içip biraz dolandım.

Geri yattım ama yatamıyorum.

Derken biraz internette dolaştım.

Sonra "Midnight in Paris" adında bir filme denk geldim. Aklıma Gökçem geldi. Çok istemişti o filmi benimle izlemeyi masalcı perim. Bir türlü denk gelip de izleyememiştik. Bu gecenin bir yarısında bir çırpıda izledim.

Sonra sebepsiz yere oturup ağladım.

Sonra neden uyuyamadığımı düşündüm. Yatmadan bir bardak çay içtiğimi hatırladım ama genelde içtiğim için ondan değildir dedim. Sonra çayın organik olduğu için böyle bir etkisi olup olmayacağını düşündüm. Sonra aklıma kardeşim geldi. Bana bugün dolunay olacağını, kimseyle münakaşaya girmemem gerektiğini söylediğini hatırladım. "Monster moon" dedi, yok canım deyip geçmiştim yine.

Bi kontrol edeyim deyip Susan Miller'ın sayfasına gittim. Ve işte.

İster inanın, ister inanmayın ama ben dolunaylarda huzursuz olurum, uyuyamam. Ve o ayın  ışığı anormal şekilde beni bulur, gözüm girer. Kapalı kepengin aralığından bu gece beynime girdiği gibi, gündüz sandım. Oturup da ay takvimi tuttuğum filan da yok.

Gece gece böyle bir maraton yaşadım hayırlısı. Yani neden böyle garip geldi diyeceksiniz, çünkü ben uykucunun önde gideniyim.

Mutlu sabahlar efendim, ben hazırlanıp okula gideyim...

27 Mart 2013 Çarşamba

Bordeaux ve Şarap


Bordo'nun şarap dünyası için önemi son derece büyüktür, aralarında dünyanın en prestijli ve pahalı şaraplarının da yer aldığı yılda 6,5 milyon hektolitre şarap üretilen (700 milyon şişe) yaklaşık 120.000 hektarlık bağlarıyla bir şarap imparatorluğudur kendisi. Fransa'nın da en büyük Apellation d'Origine Controlee bağ alanına sahip bölgesi. Chateaux Margaux, Lafite, Haut-Brion ve Cheval Blanc, en bilinen isimler olsa da bu buz dağının sadece görünen yüzü.


Ve hikaye başlıyor...


Resim: , 1871, The Port of Bordeaux.




 

Bordo'da ilk şarabı Romalılar üretmiş. Bölgenin şarap ticareti ve tüm bu hikayesinin başlaması  XII. yy'da bir evliliğe dayanıyor.


 
Aquitaine Düşesi Elenor'la  (Akiten diye okunuyor) (sonradan İngiltere kralı olan) II. Henry Plantagenet'nin 1152 yılında yaptıkları evlilik, bölgenin etkin bir şekilde İngiltere egemenliğine girmesini ve İngiltere ile ticaret yollarının açılmasını sağlıyor. Bordo'nun biraz İngilizvari olması da buradan demek ki.

 
Bu siyasi bağlantı tam da İstanbulumuzun fethi olan 1453 yılında kopmuş ve fakat ticari bağlantılar devam etmiş ve Bordo'nun deniz aşırı pazarları hiç durmadan büyümüş. Buradaki uluslararası şarap ticareti de o zamandan beri devam etmiş ve Bordo'yu da hem sanatsal hem mimari hem de ekonomik olarak geliştirmiş.

Resimler: http://harlotsharpiesharridans.com/blog/2011/03/21/eleanor-of-aquitaine-louis-vii/

 
 

*Resmin üzerine tıkladığınızda orjinal boyuttaki haritaya ulaşabilirsiniz.


Bugün şarap; bölgedeki 60 apelasyon, yaklaşık 7.800 bağcı, 40 kooperatif mahzen, 300 aracı firma ve 93 komisyoncu ve 55.000 çalışan ile bölgenin can damarı. Şarap üreticilerinin büyük kısmı aynı zamanda üzüm yetiştiricisi ve bunlar genellikle kooperatif üyesi. Kişisel bağcılık yapılan "chateaux"ların büyük arazilere sahip olması zorunlu değil.

Yıllık üretimin yarısını genel apelasyon, geri kalanını daha küçük apelasyonlar ve Pomerol ve Margaux gibi dünyaca ünlü apelasyonlar karşılıyor.

Şarap üretiminin %89'unu kırmızı şarap oluşturuyor, adı üzerinde "Bordo" burası.



Üretimde harmanda sıklıkla kullanılan üç temel çeşit vardır: Cabarnet Sauvignon, Merlot ve Cabarnet Franc.

Üretilen kırmızı şarap çeşitleri; %63 Merlot, %25 Cabarnet Sauvignon, %11 Cabarnet Franc ve %1 Malbec, Petit Verdot ve diğer çeşitler.

Beyaz olarak, tatlı Sauternes şarabı dünyanın 1 numaralı şaraplarından biridir. Taze, sek beyaz Bordo şarapları da çok başarılıdır. İki türün üretiminde de Semillon, Sauvignon Blanc ve zaman zaman da Muscat (benim ilgi alanım olan misket) harmanları kullanılır.

Üretilen beyaz şarap çeşitleri; %53 Semillon,  %38 Sauvignon Blanc, %6 Muscadelle ve geri kalanlar da Ugni Blanc, Merlot Blanc, Folle Blanche ve diğer çaşitler.


Kaynaklar;

1. Tur rehberimiz Catrine BORD, Bordeaux L'ecole du Vin ve verdikleri kitapçıklar (Introduction to Bordeaux wines), okulun bulunduğu bina "La Maison du Vin de Bordeaux" çok harika bir mimariye sahip: http://www.bordeaux.com/us/wineschool Burada yıl boyunca farklı seviyelerde eğitimler düzenleniyor, biraz pahalı ama ilgilenenler için güzel.




[Parantez içi notu: Yine aynı binanın giriş katında yer alan wine bar'a buradan ulaşabilirsiniz: http://baravin.bordeaux.com/default.asp?AgeLegale=1  Çok farklı şarapları deneyebileceğiniz harika bir yer... ]


2. Quinconces'daki Bordo Turizm Ofisi. Çok sayıda kitapçık-broşur ve hediyelik eşya bulabilirsiniz  ayrıca dönemsel etkinlikler, kurslar hakkında da bilgi edinebilirsiniz. Bordo'ya gelmeden herkes bir kontrol etmeli bence. Okul ve Şarap barı da tam karşıdaki binada..  http://www.bordeaux-tourisme.com/




3. Görsel Rehberler: Şarap, 2009, İnkilap Yayınevi, syf; 59-65.


22 Mart 2013 Cuma

Yemek-şarap eşleştirmesinden daralanlara bir kopya posteri daha

Üzerine tıklarsanız orjinal boyuta ulaşabilirsiniz


How to make red wine!


İnci




"bir gece küçücük bir inci emanet aldım
Egeli bir istiridyeden
koynumda sakladım sana getirene kadar"*

Böyle okumuştum yazarını hatırlamadığım bir şiirde.

Birisine inci vermek ona -sen benim için çok önemlisin- demekmiş.
Bunu okuyunca aklıma bir arkadaşımın aşkına sürekli inci hediye ettiği geldi.
O camdan istiridyeli süt beyaz incileri ne kadar da sevmiştim.




20 Mart 2013 Çarşamba

Bordeaux izlenimlerim

 
İşte oturma odamızın manzarası... Hayat Bordeaux'da çok sakin. Hiç kimse telaş içinde değil.


 Bu bağ bulunduğumuz laboratuvarın arkasında. Universite Bordeaux 2, Victor Segalen, INRA, Department of Oenology. Çok güzel görünüyor.

 ve enstitü
 
 
Laboratuvardakiler normalde çok çalışıyorlar, bu ise çok nadir görebileceğiniz bir durum çünkü bir doğum günü kutlaması var. İngilizce iletişim kurmak normalde çok zor, Fransızlar bu konuda çok kötüler fakat neyse ki burada birileri mutlaka İngilizce biliyor.
 
 
Avusturalya'dan Dr. Marcus Herderich bize Avustralya bağcılığı-şarapçılığı ve karşılaştıkları problemler üzerine bir seminer verdi ve bende dinleme şansını bulabildim.
 
Burada laboratuvar tüm zamanımı alıyor, erken dönme şansı bulursam yolda inip gördüğüm şeyleri bir inceleyip tekrar yola devam edebiliyorum. İşte bu da öyle günlerden birinden;
 
La Catedrale Saint Andre, gördüğüm ilk katedral. İnanılmaz ihtişamlı ve soğuk. Düşündükçe bile ayaklarım sızlıyor.





 
 Bu inip binme olaylarına bayıldım burda, bir aylık kart alıyorsunuz ve sınırsız inip-binme hakkınız oluyor. Hem de tüm tramvay ve otobüslerde geçerli. Tüm bu sistem TBC tarafından yürütülüyor. Şehir tam bir taşıma ağı ile örülmüş (http://www.infotbc.com/)


 
 Gece hayatı da sakin, bir şeyler içip yemek yiyebileceğiniz sevimli publar, kafeler var.



http://velo-cite.org/ Burası arkadaşım Annie'nin çalıştığı yer. Bu bir yardım kuruluşu ve Annie de burada gönüllü olarak bu işi yapıyor. Velo cite, şehirde bisiklet kullanımını yaygınlaştırmaya çalışıyor. Bisiklet kullanmasını bilmeyenlere, maddi durumu yeterli olmayanlara ücretsiz derler veriyorlar, yol haritaları, uyarı işaretleri dağıtıyorlar. Bir şekilde ihtiyaç duyanlara bisiklet sağlamaya çalışıyorlar. Ben de Annie'den ikinci el bir bisiklet alıp yollara düşeceğim galiba. Bu arada fotoda Annie hemen kapı kenarında duruyor. Ortadaki ev arkadaşım, buradaki ailem Loraine ve yanındaki de onun en yakın arkadaşı Thomas.

Bu bey de Simon, buranın ünlüsüymüş kendisi

Ne diyebilirim ki, bu kız krep işini iyi biliyor.
 
Bu arada genel olarak Bordeaux'dan bahsedecek olursak;
Bir kere şehirde şarap her yerde, havaalanındaki heykelde, otobüsteki adamın elinde, okulun önündeki durakta, posterlerde... Ama bunu zaten tahmin edebilirsiniz.

 Bunun dışında bir kibarlık, anlatamam. Otobüste, laboratuvarda insanlar sürekli birbirini selamlıyor, ve sürekli bir lütfenler, özür dilerimler havada uçuşuyor. Bu konuda aşırı hassaslar. Eğer lütfen demezseniz, bir ekmek için uzun süre bekleyebilirsiniz. Ama bunlar hep alışılmış bir rutin, normalde ise çok resmiler (Burda ev arkadaşımı ve onun aradaşlarını ayrı tutmayı bir borç bilirim, yakınlarına yakınlar yani. Bir de onlar biraz farklılar herkesten, standardı iyi saptıracak cinsten yani).
 
Hava ise inanılmaz değişken, okyanusun etkisi galiba ama öyle böyle değil. Tabi şimdi Mart ayındayız, tam geçiş zamanı. Bir gün önce kar yağıyor, diğer gün günlük güneşlik, 15 derece. Hava iyi diye çıkıyorsun, 15 dk'a sağnak indiriyor, bir rüzgar çıkıyor, aklını alıyor. Böyle bir soğuğu ömrümde ilk defa yaşadım. Alnım nasıl acıyordu aman Allahım. Ama neyse ki çok uzun sürmedi. 2-3 gün çok kötüydü. Yani burada kat kat giyinip, her an her şeye hazırlıklı olmak lazım. Alışıyorum galiba artık.

Şehirde kendimi bir şekilde Sims City içinde gibi hissediyorum. Yavaş yavaş ilerleyen arabalar, birbirini bekleyen insanlar. Düzenli işleyen sistemler. Kaosa alışmış biri olarak çok garipsedim ama insan huzura da alışabiliyor.
 
Yanlış anlaşılmasın, herşey çok güzel, her yerde tarih var ama bir şeyler eksik hala burda. İçime sinmiyor bir şeyler.
 
Sadece kısa süreliğine tadını çıkarıyorum değişimin.
 
Keyifli zamanlar

Bu Blogda Ara da Bul :)

Her hakkı saklıdır!!!

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği bu blogdaki eserlerin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın blogundan link vermeden kullanmak suçtur.